Kayıtlar

İyilik Sağlık

Ellerim soğuk. Alnım ateşler içinde. Kelimeleri toparlamak zor yani, parmaklarımın ucunda oynatabilmek çok güç. Bulutlara bakıyorum, bembeyaz kar küresi gibi yükseliyorlar tepemde. Bir kuş geçiyor, martı değil kesinlikle, kırlangıç ya da güvercin. Süzülüyor beyazlıklar içinde. O biliyor neler döndüğünü bulutların içinde. Öyle ki sanki kardan ilk kez gerçekten ayakkabının bıraktığı iz gibi bir iz bırakacak neredeyse. 2 tane parantez.           Mahallenin taksisi dönüyor işte köşeden şimdi de. Ezan okunmaya başlandı bile, artık herkes yavaştan geçiyor evine. Birileri arabaya biniyor, köşede park etmiş arabaya çarptı çarpacak, içinden kesin küfrediyordur neden burada bıraktın bunu be adam diye. Ya da umursamaz, yetişmek zorunda olduğu yeri, kişiyi, an ı düşünüyordur. Sonra bakkalın oradan bir anne ile bir çocuğu dönüyor. Annenin bir elinde ekmeği, bir elinde oğlu sessizce yürüyorlar evlerine. Çok zaman geçmiyor tahmin ettiğim şeyi yapıyor anne, tahmin etmediğ...

Ruhunuza Dokunan İnsanlar

Ruhunuza dokunan insanlar olmalı hayatınızda. Hayır, sizinle aynı şeyleri okuyan, aynı şeyleri izleyen birinden bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey, sevdiğiniz rengi sevmesinden de daha öte. Ruhunuzu gerçek anlamıyla okşayabilen, şevkatle anlamaya çalışan insanlarla olmalısınız. Zira herkes, kendi küçük dünyasında tanınmayı bekleyen artist olma çabasındaki genç ruhlar gibi. Ve inkar etsek de, birilerini tanımanın en güzel yanı kendimizi de her seferinde yeniden anlatıyor oluşumuz. Anlatırken öğrenmemiz, derin bir perspektifle kendimize bakabilmemiz. Tanıdıkça, empati kurdukça daha da güzel hayat. Anlamlandırmaya çalışmakla, kafa yormakla daha güzel. Ortak şeylere ağlamakla, gülebilmekle, ve hatta isyan edebilmekle güzel. O yüzdendir ki işte, ruhları okşamak mühim bir iş. Maalesef herkesin yapamadığı, ama bir kez yaşandı mı herkesin özendiği bir şey. Keşke bizlere küçükken böyle şeyler öğretilse. Empati olsa mesela bir ders, düşünmenin yolları olsa... Ütopyalar güzel.

Tatlı Rüyalar

Rüyalarımız gerçekten tatlı olabilir mi, hiç düşündünüz mü? Kocaman bir dondurma yesek mesela, ya da fıstıklı bir çikolata. Tatlı hisseder miyiz, rüyamıza tatlıydı diyebilir miyiz? Uykunun bizi alıp götürdüğü, tüm şehrin ateş böcekleri gibi yanıp söndüğü her gece dilenen bir temenni bu oysa. Herkes birbirinin öyle güzel rüyalar görmesini istiyor ki, bu dilekleri söylemeden uykuya yollarsa öyle olmayacağını düşünüyor. Oysa rüyalar tatlı olmadan da güzel. Ve maalesef, bazıları tatlıyı sevmiyor. Rüyaların tatlı ekşi olsun deseler mesela, benim için daha güzel, içinde ekşinin gizemini barındıran, ama tatlıya sırtımı dayanarak gözlerimi güvenle kapatabileceğimi bildiğim bir dilek. Yoksa değil mi? Uyumadan bilemeyiz. Her şeyin öncesinde rüyalarımızın gerçekten tadı olabilir mi yi düşünmek gerek sanki. Ya da duygularımızı tatlarla eşleştirmek... Korkular acıyla, komiklikler tatlıyla eşleşsin mesela. Gecenin bir yarısı, yatakta gözlerimizi açınca ağzımızda güzel bir tatla uyanalım o z...

Kelimelerin Şerefine

Uzun zamandır söylemek istediklerimi erteliyormuş gibi bir his vardı içimde. Ne söylemek, ne anlatmak istediğimi çok bildiğimden değil ama, sırf anlamlı cümleler kurabilme isteğimle dilediğimce yazmak arasında bocaladığımdandı sanırım.    Yıllar önce çok uzakta görünen bir yolun tam da sonlarına yaklaşıyorum. Beklediğimizle yaşadıklarımızın ne kadar farklı olduğunu ve  bundan sonrası için hayal ettiklerimizin de gelecekte yaşayacaklarımız için asla bir garanti oluşturmadığını görmek ne kadar güvensiz bir his oysa. Hayatımızın iplerini yavaş yavaş kendi ellerimize aldığımızı düşünürken(!), unuttuğumuz, sorumluluğundan kaçmaya çalıştığımız, eskittiğimiz tüm şeyler bir bir karşımızda, gittikçe dikleşen bir yokuşun belirli aşamalarında bizlerle yüzleşmeyi bekliyor. Tüm bunların farkında olarak bile, hala yeni şeyler denemeye, yeni sorumluluklar almaya, ve en çok da, küçükken bu günleri özlemle bekleyen halime biraz olsun üzülmeye devam ediyorum. Ya da ediyoruz. Ama ne ironi...

Mor

Sana söylemek istediklerimi uzun uzun anlatmak istiyorum. Kısa cümlelerle değil, ilk kez dinleyen, kelimeleri ilk kez duyacak birinin hassaslığıyla. Kelimeleri seversin sen de, biliyorum. Karşı karşıya oturduğumuz yeşil çimenlerin üzerinde anlatmak istiyorum hepsini. Sabahları serin, öğle üzerleri hafif bulutlu günlerden birinde. Tanımak nedir? Kendini tanımak ne zaman mümkündür? Tanıdığını sanarsın sadece, uzun bir yoldur kendini anlamak. O uzun yolun neresindeyim? Yolun neresindesin? Güzel bir yaz günüydü, içimdekilerin hepsini boşaltmış ve rahatladığımı sanırken geçti her şey başımdan. Anlamak çok uzun sürdü ama sonunda anladım. İnsan kendini yaşadıkça tanır. Kendini yaşamayan bilemez hiçbir zaman. Kendimi bilmediğim bir zamandı işte o zaman. Kimine göre erken, kimine göre geç… Kendimi tanıdıkça, o yazı unutmak daha da güçleşiyor, ama sonunun öyle ya da böyle olacağını düşündükçe derin bir nefes alıyorum.  Şimdi bu satırları yazarken yalnızca sen anla istiyorum beni am...

Bi'kedim var.

Yalnızca söylediklerimiz mi bizi biz yapar? Buraya yazdıklarımız kadar mıyız yoksa sadece? Bu sadece bir başlangıç. Yaşadıkça, çok daha yenilikler düşecek gölgelerimize. Çok daha fazla ağlayacak gözlerimiz. Azalacak nemi yanaklarımızın. Sessizce dans edeceğiz. Şimdi bir ipin ucunda düzgün yürümeye çalışan birer akrobat gibiyiz. Yolumuz belli aslında, ama nasıl gideceğiz, sonuna nasıl varacağız hiç bilmiyoruz. Bir kere başladık ya, geride dönemiyoruz. Nedensiz niçinsiz günlerin tam ortasında, kendi kumsalımızda kaleler inşa etmeye çalışıyoruz. Geride bıraktıklarımız bize ya el sallıyor, ya da biz onlara bakmamak için başımızı önümüze eğiyoruz. Çok mu konuştuk ne? Çok mu söyledik zamanında? Ne kadar gereksiz kavgalardı onlar, tutkulu ama toyca. Ne kadar yanlıştı belki o cümle, ne kadar yanlıştı öznesi. Bunu kafamızı önümüze eğdiğimiz o saniye fark etmemiz, ne acı. Yalnızca söylediklerimiz bizi biz yapamıyor. Yaptıklarımız kadar kalıyoruz maalesef. Yalnızca bir çığlık atsak mese...

"Dikey mutsuzluk":Söyleneceklerin Ertelenmesi

Eylül'ün telaşından, Ekim'in sıkıntısından  Kasım'ın soğuğundan bir şey anlayamadım. Oturdum, onlarca kelime karaladım. Ellerim yorulmamıştı oysa, yaşadıklarım ve gördüklerim yine eskisi gibi çoktu. Yine dökülmüştü yapraklar. Unutulmuş yalnızlığımız, bir önceki seneden katlanıp raflara konmuş. Birer birer çıkartmıştık yine, gelmeyenleriyse şarkılarla çağırmıştık. Hava çok soğuktu. Uzun zaman bizi terk etmeyen güneşli günlerin ardından bir tokat gibi yüzümüze vurulmuştu sonbahar. "Belki" bile demiştik, belki bu son görüşümüz onu. Belki kış gelecek artık yazdan sonra, bu kadar keskin bir dönüşün açıklaması ne olabilirdi ki? Hayır, hiç de öyle olmadı ama, biz yine turuncu yapraklarla gri gökyüzü arasında sıkışmış halde bulduk kendimizi. Kimimiz tekil sevdalı, kimimiz kendi yazdığı hikayenin başrolünde, sevdiği ile mutlu. Kimimiz yalnızlığı kanıksamış, kimimiz de unutmuş artık ne olup ne bittiğini sessiz bir beklemede. Artık hep böyle mi olacak sonbaharlar? Ç...