Kayıtlar

Adem'in Kağnısı

Hayat, bir kabullenme silsilesi şeklinde üzerimize yağarken, bizler nasıl da "salt" kendi tercihlerimizi yaşadığımızı düşünmeyi "tercih"  ediyoruz... Oysa, düşünün ki, güzel bir günde, telefonunuzu bir yerde unutuyorsunuz, ve panikle onu aramaya giderken en sevdiğiniz yüzüğünüz elinizden düşüveriyor. Maddeye bağlılık şu dünyada olabilecek en zehirli kölelik iken, şuracıkta bir yerlere düşürüp kaybediveriyorsunuz onu. Hayat, işte tam o anda, onun gittiğini ve bir daha gelmeyeceğini kabullenme anından ibaret. Bilmem kaçıncı kez bir şeylerin olmayacağını anladığınız o ana dönelim şimdi de.  Her seferinde, yeniden olmamasının iyi olduğunu düşündüren binlerce sebebi kafanızdan geçirip kabul ediyorsunuz. Başka şansınız yok, çünkü devam ediyor, evriliyor hayatınız. O anda kalmanız imkansız. Acınızı, derdinizi, göz yaşınızı, kısacası neyiniz varsa hepsini sırtınıza alıp cam kırıklarıyla dolu yollardan yürümeye devam ediyorsunuz. Aman canım yüzük de neymiş, daha neleri n...

Elma Hoşafı

Döndürüyorum, ağır bir çarkı, yavaş yavaş döndürüyorum.  Geç keşfettim, içimdeki çarkı çevirmeden başkalarınınkini çeviremeyeceğimi. Keşfettiğim andan beri de zorluyorum, bileklerim yara olsa, kollarım acısa da, aslında içimde döndürülmeye değer bir çark olmadığını düşünsem de bazen, hala zorluyorum. Başlarda çok istekli gibiydim oysa, hayallerimde gibi olmadığını keşfettiğim zamanı da hala hatırlarım.  O güne kadar bütün ömrüm o zamanı bekleyerek geçmiş gibiydi sanki, ve evet, geldiğinde hissetmem gerektiğini düşündüğüm şeyleri bir türlü hissedemedim. Sonraları fark edecektim ki, her çarkta, içimde başka bir şeyi keşfediyordum. Böylece farklı bir şey yaşıyorken, beklediğim zamanların parçalarını ayrı ayrı bulup biriktiriyor gibiydim. Sanırım hala sıkıca zorluyorum o çarkı. Hem içimdekini, hem dışımda kalanı. Çok zaman geçmedi gibi ama hissettiklerim ve düşündüklerim öyle bir devinim içerisinde ki, sanki üzerinden yıllar geçmiş gibi geliyor şimdi her şeyin. Ben hala yeni ş...

Persona gone missing

Asla olması gereken zamanda olmuyor. Ya da belki de, asla olması gereken bir zaman olmuyor. O kadar dağınık geliyorlar ki, o kadar karmaşık ve aslında ne kadar da anlaşılabilir. Çözülemez sandıklarımız kadar zor, ama bir anda kavradığımız her şey kadar da bizi üzen. Bir şeyi anlamak için verilen çaba ne kadar değerlidir oysa ki. Eninde sonunda hep güzel şeyler anlamak isteriz, eninde sonunda güzel sonuçlar elde etmek, eninde sonunda. Mutlu olmak? Ama galiba, yaşadıklarımız, nefes aldıklarımız nasıl farklıysa, düşüncelerimiz de öyle evrilir, ve bazen bulduğumuz cevaplar bizi mutlu etmeye yetmez. Aslında sadece o cevaba giden, bizi kendimizle yüzleştiren, bizi dertlerimizden uzaklaştıran o küçük anlara asılıdır ruhumuz. Geri kalan her şey, tüm çözümler ve tüm bitişler birer hayal kırıklığıdır çoğu zaman. Diyorum ya size, geldiği anda yazabilmek, geldiği anda dile dökebilmek olsa keşke, ama olmuyor. Biriktirdeklimi ayıklayamıyorum çoğu zaman, çok çalışmaktan, çok karıştırmaktan darm...

Newton'un 1. yasası ya da gece yarısı aklıma gelenler

En son ne zaman saçlarımızla oynadı birileri? Huzurlu bir şekilde geceyi, köpeklerin karanlıkta gördüğü karaltılara bitmek bilmeyen haykırışlarını dinleyerek, sadece ve sadece dinleyerek, “eylemsiz”liğimizi konuşturarak en son ne zaman harcadık bir geceyi? Her şey o kadar hızlı ki. Yemeklerimiz hızlı, yollar hızlı, bilgi hızlı. Alkol bile kana daha hızlı karışıyor sanki eskisinden. Her gün yaşadığımız minik şaşkınlıklarla bünyemize biraz daha aşılıyoruz kabullenmeyi. Dünyanın en zor şeylerinden birisidir, öyle burun kıvırmayın hemen. Değiştiremeyeceklerimizi, dönüştüremeyeceklerimizi ve kaybetmek zorunda olduklarımızı kabullenebilmek. Her şey gibi, bunu da hızlıca yaşıyoruz galiba, ya da yaşadığımızı sanarak yanılsıyoruz. Birinin kucağına uzanıp karıştırılan saçların ağırlaştırdığı zaman da, sadece okuduğumuz kitabın bilmem kaçıncı sayfasında, ya da izlediğimiz filmin kritik konuşmalar geçen duygusal anlarında asılı kalıyor galiba. Böyle bir zamanda eskiden kalma bir şeyler beklem...

La Fa La Sol

"Beni anlamadın ya, ben ona yanıyorum!" Hiç bir şeye değil, sadece ona. Sadece ona, beni anlamadığına.  Dur bir dakika, hiç anlamak istememiş olabilir misin?  Yapılan onca fedakarlık ve onca güzellik havada asılı şimdi... Ama sen, beni en çok tanıyan ve seven(?), beni anlamadın ya, ben ona yanıyorum. Haydi kabul edelim, bilmem kaç kez anlaşıldığımızı sanmıştık. Gözlerde gördüğümüz o ışık, gecenin bir yarısı söylenen "Seni seviyorum"lar  ve gülümseten daha nice küçük ayrıntı. Tarifsiz acılarımızın sonuna geldiğimize inanmıştık işte tam da o anlarda. Yalnızlığımızın son bulmasından öte, hayata verdiğimiz anlamın ve yarattığımız dünyanın tek olmadığını görmüştük. Ne kadar da güçlü hisstemiştik kendimizi, hayatta olmak böyle bir şey galiba demiştik, öyle değil mi? Sonra ne mi oldu?  Bir ampülün yere hızlıca düşüşünü hayal edebilir misiniz? İncecik cam kırıkları arasında koşarken, canımız yanmasın diye bekledik ama nafile. Yaşadığımız hayal kırıklığının bir...

Dead And Lovely

Nesin sen? Kimin kırdığı kalpsin? Kaçıncı kez hissediyorsun bu uçurumdan düşme hissini? Kimi arzuluyorsun tam şu anda? Kimin elleri ellerinde olsun isterdin? O bunu bilse bir şey değişir miydi? Öyle mi? Demek biliyor... Ne tuhaf. Kaçıncı kez incindin peki, hatırlıyor musun? Kaç kez daha olacak bilemezsin, evet. Ama yaşamak zorundasın, kesinlikle. Dur bir dakika, ellerin ne küçük. Hangi renk ojen? En sevdiğin renk yok mu? Garip. Herkesin en sevdiği renk vardır. Yarattığın şeylere dönüp ne kadar bakıyorsun? Yeniden kestiğin bir tişörte, hazırladığın bir kutuya, doldurduğun bir deftere? Hiç mi? Bence geriye dönüp bakmalısın. İnsan ne hissettiğini o anda çabuk unutuyor sanırım. Bir süre sonra  garipsiyor kendini, geçmişteki halini. Ama hisseden de sendin öyle değil mi? Uzun uzun yazmıştın hatta, eve gelir gelmez. Zor muydu? Biraz. Geçti mi? Belki. Ona okutsaydın belki çok daha kötü olacaktın, ama kendine sakladın. Şimdi, içinde bir yerlerde, hala kendinle mücadele ediyorsun. Kendi...

Penc-e-re

" "Bak" dedi, "Pencere "penc" ve "re" kelimelerinden oluşuyor. "Penc" şu tavladaki sayı, yani beş demek, "re" ise yol demektir. Burayı, şu dört duvarı düşün. Hangi tarafa gitsen yol kapalı. Pencere de bu dört duvarın arasında açılan beşinci yoldur, unutma." dedi." Murat Özyaşar, Ayna Çarpması.